Berlin İnlesin!

“Final Four” denilince akla dört tane her biri ayrı heyecanlı maç geliyor ama “F4 Glory”i yaşayınca hiç de öyle olmadığını anlıyorsun. Dört tane heyecanlı maçtan çok daha fazlası bu organizasyon. Farklı milletler yanlarında farklı kültürler getiriyor ve ortaya harika bir eğlence çıkıyor. Şehrin salona en yakın meydanına kurulan fanzone bu kültürlerin bir araya gelmesini, birbirleriyle kaynaşmasını sağlıyor. Bu harika organizasyondan bahsedeceğim.

Birinci gün: Medya günü olarak da biliniyor. Medya gününe katılamadığım için yaşamış gibi size aktaramayacağım. Sırasıyla bütün koçlar yanlarında takımlarının kilit oyuncularıyla çıkarak röoportaj verdiler. İlk gün etkinliği bittikten sonra taraftarar eğlencelerine devam etti.

İkinci gün: İkinci gün, yani maç günü sabahında Berlin’e iniş yaptım. Bavulu otele bıraktığım gibi otelden çıktım. O kadar heyecanlıydım ki nasıl gideceğimi, taraftarların nerede olduğunu sormamıştım bile. Orada bulunan arkadaşlarıma ulaştım. Fanzone’un Alexanderplatz’da olduğunu söylediler. Otelden nasıl gideceğime dair bilgi aldım. Heyecan orada başlamıştı, duramıyordum. Kendimi Alexanderplatz’a attım.

Fanzone’a ulaştığımda Fenerbahçeliler yoğunluktaydı. Yemek çadırları, Euroleague’in etkinlik çadırları, bir sürü hediye standları vardı. CSKA ve Kuban nüfusu oldukça az göründü ancak Fenerbahçelilerin yanı sıra dikkat çeken bir topluluk vardı: Baskonialılar. Laboral Kutxa taraftarları müthiş bir şekilde hazırlanmışlardı, yazının ilerleyen bölümünde onlar için ayrı bir parantez açmazsam olmaz. Neyse, biraz bir şeyler içtikten sonra salona doğru yola çıktık. Salonun önüne geldiğimizde, heybetli Mercedes amblemini gördüğümüz anda heyecan tavan yaptı. CSKA – Kuban maçının sonlarına doğru salona girmiştik. İçeri girdiğimde yoğunluk sarı renkteydi. Minik bir Ataşehir atmosferi olacağını bekledi herkes ama aksine öyle olmadı. Takımlar sahaya çıktı, ısınmalarını gerçekleştirdiler. Kadrolar anons ediliyordu. Laboral Kutxa kadrosu anons edilirken bir uğultu koptu ki bunun ufak bir tık üstü Ülker Sports Arena. Maç başladı, direkt 13-0 önde başlayınca nerede olduğumuzun farkında olmadan eğleniyorduk ki devreyi sadece 1 sayı önde kapattık. Hal böyle olunca o maçın başındaki atmosfer kalmadı. Şov sırası Baskonialılardaydı. İkinci yarıda geri düştüğümüzde o eğlenceli halimiz de yerini tedirginliğe bırakmıştı. Bu sefer nerede olduğumuzun farkına varmıştık. Son 1 dakikaya 4 sayı geride girerken herkesin aklında tek bir düşünce vardı: “Eleniyoruz”. Korku filmi gibi geçen o 1 dakikadan sonra maç uzamıştı. Uzatmalarda daha rahat bir oyun sergiledik ve finale yükseldik. O maç sonundaki “acaba?”ların yerini koca bir sevinç almıştı. Müthiş bir günün sonunda kaza olmadan finale çıkmıştık. Finale çıktığımızın ciddiyetini anlamaya çalışırken günü bitirdik.

Üçüncü Gün: Kahvaltıdan sonra kendimi Alexanderplatz durağına giden metroda buldum. Metroya elinde birayla binen Almanları görünce şaşırmadım değil. Kendi kendime sordum “acaba kahvaltıyı geç mi yaptım?” diye. Saate bakıyorum 12, sonra dedim bunlar gerçekten birayı çok seviyormuş. Maç günü olmamasına rağmen Fanzone’da nelerle karşılaşacağımı merak ediyordum. Gittiğimde maç gününden hallice ama yine de kalabalık olduğunu gördüm. Şaşırdığım konu yine Baskonialılar oldu. Neyse bu güzel adamlara ayrı parantez açmanın zamanı gelmiş.

Baskonialılar: İspanyol milletinin eğlenceye düşkün olduğunu hepimiz biliriz ama bu sefer biraz daha farklıydı. Bandoları, genç-yaşlı her yaştan taraftarları, sıcakkanlı insanlarıyla müthiş bir topluluk. Bu insanlar olmasa organizasyonun bu kadar güzel olmayacağını kesinlikle söyleyebilirim. Bandolar çalmaya başlıyor ve dört takım taraftarlarını da etrafına çekiyorlardı. İlk maç günü bu kadar keyifli olduklarının farkına varmamıştım. Ancak yenildikleri günün ertesi yine gelmişlerdi, yine eğleniyorlardı. Çevredekileri de eğlendiriyorlardı. Öyle bir taraftar grubu ki sanki hepsi Berlin’e gelirken üzülen yerlerini aldırmışlardı. Çok değil 12 saat önce yendiğimiz adamlar yine eğleniyorlardı.

IMG_0467

 

Final günü yine oradalardı. Hatta bize “Sizi destekliyoruz.” diyorlardı. Tabii biz millet olarak alışık değiliz. Adamları biz yendik ve bizi destekliyorlar. Hatta bandolarla Fenerbahçe tezahuratları bile yaptılar. Eğer Laboral Kutxa bizi eleseydi çok itici gelecek olaylar o an gözümde acaip keyifliydi. Organizasyonu mükemmel kıldınız, çok teşekkürler…

Üçüncü gün yani cumartesi günü maç olmadığından şehri gezmeye ayırdık. Bir gün önce finale çıkmıştık, Berlin o an dünyanın en güzel şehriydi. Keşke hep öyle kalsaydı, neyse. Biliyorsunuz Berlin tarihi bir şehir. Her şehirde olan üstü açık “sightseeing” denilen otobüslerle şehir turumuzu tamamladık. Artık tek düşüncemiz finaldi. O günü de bitirerek maç gününe geçtik.

Dördüncü Gün(Final): -olayın ciddiyetini henüz kavrayamadan- kahvaltıdan sonra kendimi Fanzone’a attım. Güneşli başlayan gün ortasında yerini sağanak yağışa bırakmıştı. Böyle mi gidecek bütün gün derken kısa sürdü yağış. Kapalı bir hava vardı. Ama Almanya’nın havası dengesiz, salona giderken güneş açtı. Fanzone’da Baskonialılar yine bizden önce gitmiş. Bandolarıyla bütün taraftarları yanlarına çekiyorlardı. Fenerbahçeli ve Laboral Kutxa’lı taraftarlar fotoğraf çektiriyorlardı. Resmen kardeş kulüp havası. Keşke bizim de bandomuz olsa derken Yeni Rakı bizim için bando göndermiş, sağolsunlar.

IMG_0473

                                                                       
Fanzone’da bayağı bir vakit geçirdikten sonra maç saatinin yaklaştığını fark ettik ve salona doğru yola çıktık. Laboral maçı gibi hissiyat vardı içimde, finalin ciddiyetini anlayamamıştım hala. Berlin Duvarı’nın önünden salona yürüdük. Laboral Kutxa – Lokomotiv Kuban maçı sona erdi ve sıra şampiyonluk maçındaydı. İçeri girdik takımlar sahaya çıktı. Heyecan yavaş yavaş artıyordu ama o beklenen final heyecanı değildi. İlk beşler çıktı ortaya, ve o an. “I Feel Devotion” çalmaya başladığı anın hissiyatını size hiçbir kelimeyle anlatamam. Doğumhane önünde çocuğunu bekleyen babadan daha heyecanlıydım buna eminim. O heyecanla maç başladı. İlk periyot direnç göstersek de geçen sene Madrid’deki gibi ikinci periyot faciası yaşadık ve 30-50 geride tamamladık devreyi. Çoğu insan umutsuz, tribünler kötü diye birbirleriyle tartışanlar, maç gitti diyenler, “acaba 2012 Olympiacos olur mu?” diyenler… Bir sürü duygunun karıştığı bir devre arası olmuştu. İkinci yarı başladı, takım geri gelmek istiyor ama olmuyor. En sonunda oldu, biz geri geldik. Geri geldik. Kostas 2/2 attı ve son 20 saniye öne geçmiştik. O an bütün Fenerbahçelilere “Dünya duruyor, vakit tamam.” deseler eminim kabul etmeyecek kimse yoktu. Ah o ribaundu alabilseydik bir de. Sonrası malum, niye böyle oldu ki… O an Berlin dünyanın en kötü şehri oldu işte. Neyse, 20 sayıdan geri geldiğimiz gibi biz bu organizasyona tekrar geleceğiz. O zaman o ribaundu da alacağız, kupayı da…