“Vurdu Kötünün Kafasına Kafasına!”

1974 yılının 29 Ekim gecesi, o zamanki adıyla Zaire bugünkü adıyla Demokratik Kongo’nun başkenti Kinşasa’da yer yerinden oynuyor; gökyüzü binlerce Afrikalı’nın “Ali boma ye!” bağrışlarından usanmış, susturabilmek için sağanak olup yağıyordu.

“Ali boma ye! Öldür onu Ali!”

Muhammad Ali, bu tezahüratı Zaire’ye geldiğinden beri duyuyordu. Koşuya çıktığında Zaireli çocuklar peşine takılıyor, “Ali boma ye!” tezahüratıyla ona eşlik ediyorlardı. Çünkü rakibi George Foreman Zaire’ye bir Alman kurduyla gelmişti ve mesele şu ki Alman kurtları Zairelilerin hatıratında sömürgeci Belçikalıların işkence aracıydı. Bu yüzden Zaire halkı için Foreman ile Belçikalılar arasında bir fark yoktu. Hele de karşısındaki isim Muhammad Ali’yken…

Dövüşten önce çoğu boks otoritesi Foreman’ın Ali’yi yeneceği görüşündeydi; Ali artık eski hızını yitirmişti, yaşlanıyordu, Foreman ise gencecik bir şampiyondu! Üstelik Foreman, Ali’yi de yenen Joe Frazier’ı sadece bir sene önce ikinci rauntta devirerek herkesi afallatmıştı. Çok güçlüydü, yumruğuna karşı kimse duramazdı – en azından öyle söyleniyordu… Ancak binlerce Afrikalı farklı düşünüyordu. Ali de farklı düşündü ki, boks literatürüne “rope-a-dope” adıyla geçecek bir taktik sahneledi: Madem artık eskisi gibi dans edemiyordu ve ayakları yavaşlamıştı, o da kendini iplere atıp tam yedi raunt boyunca bilerek yumruk yedi. Foreman vurdukça vuruyor, Ali bir türlü devrilmediği gibi “Bu kadar mı vurabiliyorsun!” deyip duruyordu. Yedinci raunt sonunda hem fiziken hem de zihnen Foreman’ın hali haraptı, Ali içinse dövüş yeni başlıyordu. Başladığı gibi de bitti: Sekizinci rauntun sonlarında Ali kendini iplerden kurtardı, her şey bir anda oldu, Foreman kendisini deviren o son sağ direkti fark ettiğinde artık çok geçti. Tribünler “Ali! Ali!” diye inlerken, mahkeme tarafından yedi yıl önce elinden alınan şampiyonluğu tekrar kazanan Ali şöyle haykırıyordu: “Size söyledim, ben en büyüğüm!”

Tezahüratlar yalnızca gerçek şampiyonun selamlanışından ibaret olmadığı gibi, “Ben en büyüğüm!” haykırışı da bir özgüven patlamasından ibaret değildi: O tezahüratların ve haykırışın altında yıllardır süren bir özgürlük ve eşitlik mücadelesi yatıyordu. Muhammad Ali en büyüktü, çünkü o ringe ezilenlerin acı yükünü sırtlayıp çıkıyordu; Amerikalı siyah müslümanlar, Cezayirliler, Afrikalılar, Kübalılar, Vietnamlılar da onunla birlikte ringdeydi. Muhammad Ali’nin yumrukları ezilenlerin yumruklarıydı, o her zaman rakibinden fazlasını dövdü. Nitekim en büyük kavgasını da ringde değil meydanlarda ve mahkeme salonlarında, hem de ABD’ye karşı verdi. 1967 yılıydı, Ali kariyerinin altın günlerini yaşıyordu; gençti, hızlıydı, dünya şampiyonuydu. Aynı yıllarda Vietnam Savaşı da tüm şiddetiyle sürüyordu. Sonunda Muhammad Ali’yi askere çağırdılar, Ali’nin cevabı ise çok açıktı: “Benim vicdanım kardeşlerimi, yoksul ve aç insanları vurmama müsaade etmez. Hem onları niçin vuracakmışım? Onlar beni hiç aşağılamadılar, anneme tecavüz edip babamı öldürmediler… Niçin vuracakmışım? Yoksul insanları nasıl vururum? Hapse tıkın beni, umrumda değil!”

Bu tavrı onu hapis cezası ihtimaliyle karşı karşıya bırakınca da geri adım atmadı: “Bana iki seçeneğim olduğunu söylüyorlar: Birincisi, askere gitmek. İkincisi ise hapse girmek. Ama bir seçenek daha var ve o seçenek, adalet!”

Ali, böylece kariyerinin en parlak günlerinde savaş karşıtı duruşu nedeniyle bokstan uzaklaştırıldı, hapisle yargılandı, şampiyonlukları elinden alındı, hain ilan edildi. Ancak başını eğmedi, devrilmedi ve korkmuyordu. Ali’nin bir tek korkusu vardı, o da ona kameralar karşısında “Benim düşmanım Vietkong değil, sizsiniz! Ben özgürlük istediğimde karşıma siz çıktınız, adalet istediğimde karşıma siz çıktınız, eşitlik istediğimde karşıma siz çıktınız!” dedirten “baş eğme korkusu”ydu; o korku ki, bilirsiniz, “beklenmeyen bir silahtır”* ve iktidarlar titretir.

Ali, iktidarlar titreten bir adamdı. Ali, inatçıydı; öyle inatçıydı ki, dövüşten önce kendisine “Cassius” (ki Ali, bu adı için “köle adım” derdi) diye hitap eden teni siyah kendi beyaz Ernie Terrell’ı doğduğuna pişman ettiği tam 15 raunt boyunca her yumruğunda “Benim adım ne? Adımı söyle!” diye haykırıp durdu. Maçın sonunda Terrell knockout olmamayı başarmış ve sayıyla kaybetmişti ama Ali’ye adını söyleyecek hali de kalmamıştı. Zaten buna gerek de kalmamıştı, çünkü herkes onun adını bir kere daha öğrenmişti: Onun adı Muhammad Ali’ydi!

Muhammad Ali, düşüncelerinden ve inançlarından ötürü belki en parlak üç senesinde boks yapamadı ve önüne sunulan iki seçeneği de reddedip “Adalet!” dediği için, “Eşitlik!” dediği için, “Özgürlük!” dediği için ringlerden uzak bırakıldı; ama ring kıldığı mahkemelerde ve meydanlarda, Enver Gökçece söyleyelim, “çıkardı yüreğini kan içinde / vurdu kötünün kafasına kafasına”.

O, iyilerin öfkesi, inadı ve inancıydı.
Onun adı Ali’ydi. Kelebek gibi uçtu, arı gibi soktu. Onu unutmayın.

*Yannis Ritsos’un Erotika’sından: “beklenmeyen bir silahtır / baş eğme korkusu”