Yalnızca Güçlüler Hayatta Kalır

Her hikayenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıçlar için bir mottoya ihtiyaçları vardır. Iverson için de hayatının mottosu buydu. Sürekli duyduğumuz şeylerden biri olan Amerikalı siyahilerin spor kariyerlerinden önce çete olayına dahil olmaları Iverson için hepsinden daha farklıydı. Her ülkenin, her şehrin girilmez, adı duyulduğunda iç ürperten mahalleri vardır. İstanbul’da Tarlabaşı veya Hacıhüsrev denilince insanlar nasıl çekiniyorsa, Iverson’ın doğduğu zamanlarda Amerika’da da Newport öyleydi. Annesi 16 yaşındayken doğurmak zorunda kalmıştı Iverson’ı. Babası da sevgilisini bıçakladığı için ortadan kaybolmuştu ve bir daha ondan haber alamamıştı. Daha 7-8 yaşındayken bakması gereken bir annesi ve kardeşleri vardı. Hayatındaki bunca olumsuzluk yetmezmiş gibi, her ne kadar kaçmak istese de doğduğu ortam da Iverson’ı suça itiyordu. En yakın arkadaşları çete üyeleriydi çünkü.

Lise hayatına başladığında Iverson’ın aklının ucunda basketbolun ‘B’si bile yoktu. İlk göz ağrısı Amerikan futboluydu ve bu konuda yetenekli olduğuna inanıyordu. Basketbol sahalarında gördüğümüz hızını geniş alanda daha rahat kullanabiliyordu. Okulda takımının yıldızıydı ve herkes ona “büyük bir yıldız olacak” gözüyle bakıyordu. Ondaki bu hızı, inatçılığı farklı bir spor dalında kullanabileceğine inanan ilk kişi, lisedeki basketbol koçuydu. Iverson gerek siyahi olması gerek Newport gibi bir mahalleden gelmesi nedeniyle okulda çok hoş karşılanan birisi değildi. Koçun bu fikri yayılınca herkes koça cephe almıştı fakat o, Iverson’a inanıyordu. Amerikan futbolunu bırakması ve basketbola katılması için ikna çabaları uzun sürdü. Iverson basketbol fikrini annesine danışarak kabul etmişti ancak futboldan da kopamıyordu. Basketbol takımına katılmıştı ama futbol takımında da devam ediyordu. Liseler arasında yapılan turnuvalarda hem basketbolda hem futbolda takımına şampiyonluklar kazandırmış ve MVP seçilmişti. Lise bitmek üzereydi ama bir yol seçmeliydi, ya basketbol ya da futbol. Günlerce düşüncelere dalıp, kız arkadaşıyla bile konuşmuyordu ve en sonunda kararını vermişti. Tüm yapılan olumsuz yorumlara karşı kendini kanıtlamak istiyordu ve kendisine çok büyük değer biçen basketbol hocasının yolundan gidiyordu.

Lise hayatının son turnuvasında takımına yine şampiyonluk kazandırdı ve mahalledeki arkadaşlarıyla kutlamak için bir bowling salonuna eğlenmeye gidiyordu. Orada arkadaşına yapılan ırkçı saldırıdan dolayı bir kavga çıkmıştı. Polisler tarafından göz altına alınan Iverson hakimin ‘çete kurmak’ suçlamasıyla 5 yıl hapse çarptırılmıştı. Daha sonradan kavganın görüntüleri ortaya çıkmasına rağmen (belki de hakimin davalılardan birinin yakını olmasından dolayı…) cezası onanmıştı. Kamuoyundaki yoğun baskılardan sonra ağır ceza kapsamından çıkartıldı ve yaklaşık 5 ay sonra özgürlüğüne kavuştu.

Iverson’ın sabıkalı olmasından dolayı üniversite hayatı tehlikeye girmişti. Hiçbir üniversitenin onu kabul etmemesi bekleniyordu ama devreye ileride onu manevi babası olarak göreceği koçu John Thompson girdi ve onu okula aldırttı. Iverson, karşılaştığı tüm haksızlıklara karşı kendine ‘The Answer’ lakabını takmıştı. Hayata karşı kendi cevabını vermek istiyordu. Onun için her şey yeni başlıyordu. Hapis cezasından dolayı takımıyla gittiği her deplasmanda küfür yiyordu ve bu olay hatırlatılıyordu. Okulun resmi gazetesi bile Iverson’ın üzerine oynuyordu… Bunca şeye rağmen koçu ona inanıyor ve sahip çıkıyordu.

Üniversitede bölümü şaşırtıcı bir şekilde güzel sanatlardı. Ailesi büyük maddi sıkıntılar çekiyor, Iverson da okulu yüzünden maddi destek sağlayamıyordu. Ailesine yardım etmek için tek bir fırsatı vardı, o da okulu bırakıp NBA Draft’e katılmaktı. Kobe Bryant, Steve Nash, Derek Fisher, Jermaine O’Neal, Ray Allen ve niceleri… 1996 Draft’i ileride ligi sürklase edecek oyunculardan oluşuyordu. Herkes, bu yıldızlar arasından Iverson’ın birinci sıradan seçileceğini düşünüyordu. Birinci sıra o zaman 76ers’daydı. Fakat yöneticilerinin kafalarında bazı soru işaretleri vardı: Iverson’ın hapis cezası ve doğup büyüdüğü Newport… Diğer seçenek de Kobe Bryant’tı. Herkes ileride Kobe’nin NBA süperstarı olacağından hemfikirdi ancak daha lisedeydi. Sürecin sonunda 76ers risk alarak Iverson’ı draft etti. Onlar o an risk olarak görmüştü ama başlarına neler geleceğinden habersizlerdi…

Iverson şehre NBA finali getirmiş, yılın çaylağı ödülünü almış, dört defa sayı kralı olmuş ve her şeyden öte kulübün marka değerini yeniden göklere çıkarmıştı. Taraftarlar ilk başta istemediği Iverson’ı artık baş tacı yapmışlardı. Herkes onu konuşuyor, herkes ona saygı gösteriyordu. Paradan da öte olan şey tam de buydu Iverson için: saygı. Hayatın ona artık saygı göstermesini istiyordu.

Iverson’ı diğerlerinden ayıran en önemli özellik vefalı olmasıydı. Çok büyük paralar kazanıyor, lüks üstüne lüks koyuyordu ama asla mahalledeki arkadaşlarını arkada bırakmıyordu. Mahalle arkadaşlarına sarfettiği eforu başarılı kariyerine takviye etse, belki şu an bütün dünya ona Kobe Bryant kadar saygı gösteriyor olurdu.

Iverson’ı başkalarından ayıran başka bir özellik ise saha dışında yaşadığı kötü olayları sahaya olumlu bir şekilde yansıtması. Örnek verecek olursak bir maç çıkışı arkadaşlarıyla gece kulübüne gidiyor ve en yakın arkadaşı kurşunlanarak öldürülüyor. Herkes bu olaydan sonra Iverson’ın bir gün sonraki maçta ne yapacağını bekliyor. Hatta çoğu kişi maça çıkmaması gerektiğini düşünüyor fakat o maça çıkıyor ve o maçta Toronto potasına tamı tamına 54 sayı bırakıyor. Evet o Vince Carter’la düelloya girdiği efsane maç…

Iverson sayı rekorları kırmasına rağmen çoğu şut idmanına katılmıyordu. Onu eleştirmek için fırsat kollayan yazarlar bu sefer de bu konudan vuruyorlardı. Bir gün Iverson idmana gelmemiş ve hiç kimsenin telefonuna cevap vermemişti. Herkes onun nerede olduğunu merak ederken, yerini bilen tek kişi manevi babası Thompson’dı. Çünkü onu en iyi tanıyan kişi oydu. Gittiği adres bir türlü kopamadığı, çocukluğunun geçtiği Newport’taki bir basketbol sahasıydı. Iverson hiç kimseyle polemiğe girmeden lakabının hakkını vermek için hiç uyumadan 13 saat o sahada şut çalışmıştı. Thompson geldiğinde hiç şaşırmamış hatta mutlu olmuştu.

Iverson’ın takımla bağları, bir takas görüşmesinde yönetimin kendisine haber vermemesi yüzünden kopmuştu. Her NBA yıldızı gibi kendisinin odak olduğu bir takım ve oynamaktan keyif alacağı oyuncular istiyordu. NBA’de işler böyle yürüyor… Koç Larry Brown’la da iyice takışınca, 2006’da Denver’ın yolunu tuttu. Taraftarlar ilk adı geçtiğinde istemedikleri ve uzun süre varlığını kabul edemedikleri Iverson’ın gidişiyle yıkılmıştı ve bazıları geri dönmesi için kampanya bile başlatmıştı fakat ‘Bubbachuck’ artık yoktu…

Iverson için çöküş Denver sonrası başlamıştı. Kafa olarak basketboldan artık tamamen kopmak üzereydi ve lige gelen lokavt ile Türkiye’ye kadar sürüklenmişti. Türkiye’ye geldiğinde, bir ara Jordan’ın varisi gözüyle bakılan Iverson kötü oyunu nedeniyle Beşiktaşlı taraftarlarca eleştirilmişti… İki yıllık sözleşme imzaladığı Beşiktaş’tan sakatlığından dolayı bir seneyi dolduramadan ayrıldı. Takvim yaprakları 2011’i gösterdiğinde, Iverson’ın basketbol hayatı artık sona ermişti…

Iverson bir idmanda sağ dirseğinden sakatlanmış ve maçta kolunu rahatlatması için kol bandı takmıştı. Bu sakatlıktan sonra sevenleri de kol bandı takmaya başlayınca, yeni bir trend oluştu ve günümüze kadar ulaştı. Artık her NBA maçında en az 2-3 kol bantlı oyuncuya rastlıyoruz.

Bugün siyahi basketbolcular saygı görüyorsa, alt mahalle insanları toplum içinde kabul görüyorsa, o kolluklar takılıp saçlar rasta yapılıyorsa bunda Muhammad Ali kadar Iverson’ın da payı var. Belki insanların istediği gibi egoist ve zevkine düşkün değildi ama hepsinin ötesinde güçlü olarak bu hayatta kaldı, aynı çekirdekten çıkmış milyonlarca insana emsal oldu. Güçlü kalması dileğiyle.