Hindistan’da Bir Boks Gecesi

 

IMG-20160705-WA0022

Bundan bir ay önceydi.

Delhi’ye 2 Temmuz 2016 tarihinde, bir cumartesi sabahının ilk saatlerinde indim. Havaalanı kapısından çıkar çıkmaz korkunç nemli ve buram buram baharat kokan bir hava dalgası yüzümü esir aldı. Beni kalacağım hostele götürecek taksiyi beklediğim iki saat boyunca bir yandan bu havaya alışmaya çalıştım bir yandan da sigara içip insanları izledim. Geleneksel kıyafetleriyle dolaşan sikhlerin, hinduların ve müslümanların yanı sıra modern giysilerle dolaşan birçok Hintli, yabancı olduğu her halinden belli olan bu genç adama, bana, gözlerini dikip uzun uzun bakıyorlardı; başta garipsesem de sonra ben de gözlerimi onlara dikip uzun uzun bakmaya başladım. Neyse ki İstanbul’da olsak sonu karakolda bitecek bu bakışmalar iki saat sonunda beni hostelime götürecek taksinin gelmesiyle sona erdi – en azından tekrar sokağa çıkana kadar!

Kalacağım hostele varıp internet bağlantısına kavuşur kavuşmaz, daha kahvaltı bile etmeden Delhi’deki yakın tarihli spor etkinliklerini araştırmaya başladım. Ülkedeki en popüler spor olan kriketin ligleri tatildeydi, futbol ligleri de öyle. Ryan Giggs ve Paul Scholes gibi iki çocukluk kahramanımın top koşturacağı futsal turnuvası ise maalesef ki maalesef otobüsle de trenle de neredeyse bir günlük mesafedeki şehirlerde düzenleniyordu… Ancak şanslıydım ve karşıma bir boks gecesinin haberi çıktı! Tam iki hafta sonra, 16 Temmuz gecesi Delhi’deki Thyagaraj Spor Kompleksi’nde Hindistanlı boksör Vijender Singh ile Avustralyalı Kerry Hope WBO Asya Pasifik Süper Ortasiklet Şampiyonluğu için dövüşeceklerdi. Bir boks sever olarak bunu kaçıramazdım.

BOKS 2

İlk Hindistan izlenimleri…

İstanbul’daki Hindistan Konsolosluğu sizi “Incredible India” (İnanılmaz Hindistan) yazılı bir posterle karşılıyor. Hindistan’a geldikten sonra da bu mottoya çeşitli yerlerde rastlayabiliyorsunuz… Zaten Ravi Shankar’ın büyülü sitarını, Tagore’un tükenmez dizelerini, The Beatles’ın bu ülkede günler geçirdiğini düşününce Hindistan’ın sahiden “inanılmaz” olduğuna daha bu topraklara ayak basmadan ikna olabilirsiniz. Bir yalana ikna olmuş da sayılmazsınız: Hindistan’ın sahiden de inanılmaz bir yüzü var; ancak bir de, tıpkı Ay’ın karanlık yüzü gibi, karanlık bir yüzü var. Tüm cafcaflı posterlerin ve o büyülü Hindistan imgesinin ardına saklanmış bu karanlık yüz, yoksulluk ve pislikle şekillenmiş durumda. Öyle ki, Delhi’de kaldığım hostelin bulunduğu kaldırımın ortasında bir pisuvar var! O pisuvarın bulunduğu kaldırım ise her gece onlarca insanın yatağı oluyor; bu insanlar yanlarından akıp giden sidiğe aldırmadan, sinekler ve çöplerle koyun koyuna uyuyorlar. Delhi sokaklarında yürürken kaldırıma uzanmış yatan ve her yanı kara sineklere yuva olmuş insanlar görmeye maalesef alışmanız gerekiyor. Bununlaberaber, asıl üzücü olan insanların bunu kanıksamış olması. Eski kast sisteminin kalıntısı olsa gerek; konuştuğum onlarca yoksul Hintliden bir şikayet bile duymadığım gibi, zenginlere (ki Hint yoksulları ne kadar yoksulsa zenginleri bir o kadar zengin) ve en çok da ünvan sahiplerine muazzam bir hayranlık ve saygı gösterdiklerini gördüm. Hindistan’da, hippilerin ya da Tibetlilerin takıldığı ve şaşırtıcı derecede temiz de olan Manali gibi bazı kentler hariç, bir avukat, iş adamı ya da Avrupalı “beyaz adam” mesela bir işçinin gözünde kendisinden daha kıymetli. Bir görüntü var ki aklımdan hiç çıkmıyor: “Pembe Şehir” adıyla da bilinen Jaipur’daydık, dört beş yaşlarında bir kız çocuğu cambazlık yapıyor, babası da izleyenlerden para topluyordu. Bir arkadaşımız kızla fotoğraf çektirmek istedi, kız istemedi. Arkadaşlarımızın ısrarlarına kızın babası da “beyaz adamı”ı memnun etme hevesiyle katılınca, kızcağız daha fazla direnemedi ve beş karış suratıyla yorgun ayaklarının üzerinde turistik bir heykel gibi durdu. Arkadaşımızın yüzündeki gülümsemeyle kızın suratındaki hüzün, Hindistan’ın karanlık yüzünü anlatan bir fotoğraf oldu.

IMG_20160719_014329

Hindistan’ın bu karanlık yüzünü, o muazzam yoksulluğu ve aynı zamanda muazzam şatafatı, gösteriş ve ünvan merakını bir paragrafta anlatmak mümkün değil; yazımızın konusu da bu olmadığından burada duracağım. ancak Hindistan’la ilgili bir çırpıda anlatabileceklerim bununla bitmiyor elbette. Tüm pisliğin ve zengin ile yoksul arasındaki dev uçurumun yanında Hindistan bambaşka bir kültür ve yaşam biçimi sunuyor. Buna da Hindistan’ın aydınlık yüzü diyelim; bu yüz bir Gogol Bordello şarkısı kadar renkli ve curcunalı! İstanbul’dan gelenleri bile afallatacak bir trafik düzeninde, meşhur tuktukların otomobillerin ve yolun ortasında bir yaya görse bile asla yavaşlamayan otobüslerin arasından nasıl yılan gibi sıyrıldığına tanık olmak o tuktuklardan birindeyseniz ilk zamanlar korkutucu olabiliyor ama bir zaman sonra binbir numarayla sizi gideceğiniz yere sağ salim götürmeyi başaran bu araçları sevmeye başlıyorsunuz. Tüm karmaşasına ve kuralsızlığına rağmen Hindistan’da yaya trafiği de bir zaman sonra katlanılabilir oluyor, ama bir şartla: Hindistan’ın birinci kuralına riayet edeceksiniz! Nedir o: “Sakin!”. Hindistan’da dakikaları kovalamanız gerekmiyor çünkü burada her şey yavaş işliyor. Hint insanı acele bilmiyor. İstanbul’un korkunç trafiğinde işe ya da derse yetişme telaşıyla dakikaları atlaya atlaya geçer, yolda yürürken kimseyi bekletmemek için yürüdüğünüz yolun tadını çıkaramazken Hindistan’da hayat her bir anın üzerinde kimi zaman insanı çıldırtacak kadar çok durarak geçiyor. Çıldırtacak kadar, çünkü kimi zaman lokantanın ortasında “Çayım nerede!” diye bağırasınız geliyor… bir çayı servis etmek yirmi dakika sürer mi! Çıldırtacak kadar, çünkü hemen hemen tüm Hindistan kentlerinde kalabalık -ve tozlu, nemli, sıcak- bir kaosun ortasındasınız, kimi zaman “Kurtarın beni!” diye bağırasınız geliyor. Antiparantez: Hint kaosu, sıcağını ve pisliğini saymazsak yine de İstanbul kaosuna yeğdir. İstanbul’da düzen’in içinde kaos var, burada isekaos düzen’in kendisi olmuş durumda. bu nedenle kimse sokakta birbirine öfkelenmiyor, ancak bir yabancı olarak insanın bu kaos-düzene alışması zor oluyor tabii.

Uzatmayalım: Hindistan, karanlık ve aydınlık taraflarıyla, köklü tarihi ve renkli kültürüyle curcunadan oluşmuş bir Ay! Anlat anlat bitmez, yaşa yaşa biter mi ondan da emin değilim. Ancak Türkiye’ye döndüğümde bu her pazarlıkta insanı çıldırtan, bazen nezaketleriyle utandıran, tıpkı ülkeleri gibi kendileri de curcuna insanları özleyeceğime eminim.

…ve “Boks!”

Hindistanla ilgili özlemeyeceğime emin olduğum bir şey de var ise, ki birden fazla var, taksi şöförleridir. Pis sokaklardan bile önce geliyor. Çok basit: Bir, bilmediğin yolu bildiğini söyleme, hiç değilse birine sor; iki, beni gitmek istediğim yere götür. Mesela boks maçına gideceğiz diye kendimizi havaalanı yolunda bulmayalım! Evet, başımıza bu geldi. Londralı dostum Kris ile, kaldığımız hostelin güvenlik görevlisinin çağırdığı taksiye binerken bizim güvenlik görevlisi şöföre gideceğimiz yeri, Thyagaraj Spor Kompleksi’ni uzun uzun ve Hintçe tarif etti. Yetmedi bir de haritadan yerini gösterdi. Yetmedi biletlerimizi gösterdi. Bir de üstüne ben adama telefonumdan GPS açtım. Adam da kafasını iki yana salladı, ki bu Hindistan’da “Tamamdır,” demek. Yola çıktık. Delhi sıcağında klimalı bir araçta olmanın keyfini çıkararak maç üzerine koyu bir sohbete daldık. Bir gün Hindistan’a gelirseniz ve taksiye binerseniz tavsiyem koyu bir sohbete dalmayın! Sohbete dalın, ama gözünüzü yoldan ve GPS’den ayıracak kadar koyu olmasın. Sonra birden spor salonu yerine havaalanı yolunda olduğunuzu fark edip kendinizi üç beş kelimeden fazla İngilizce bilmeyen şöförünüze “Dayı, napıyorsun?” demeye çalışırken bulabilirsiniz. Neyse ki biz üç beş dakikalık bir uğraştan sonra meramımızı anlatabildik. Boks maçı biletlerini bile görmesine rağmen bizi niye havaalanına götürmeye çalıştığını anlayamasam da (fiyatta önceden anlaşmıştık, yani hayır, kazıklamaya çalışmıyordu), maça zamanında yetişebildiğimiz iççin bu şöför abimizi kötü anmayacağım. Ama Hint şöförleriyle bir iki kere daha benzer vakalar tecrübe ettiğimden genel olarak Hint şöförlerini iyi de anamıyorum. Tatlı insanlarsınız, bu trafikte adamda ne algı kalır ne bir şey onu da anlıyorum, ama boks maçı izlemeye havaalanına da götürmeyin insanları yahu!

Böyle çileli bir yolculuktan sonra spor kompleksinin orada bizimle maça gelecek iki Türk arkadaşla buluştuk. Girmeden bir sigara yakıp yolun stresini de attım -iyi ki de atmışım, güvenlik noktasında sadece çakmakları ve madeni paraları değil sigaraları da aldılar. Hindistan pek sigara-sever bir memleket değil malesef- Manali dahil değil! Ah Manali, ah…

Keşke konumuz Manali olsaydı, ama biz şimdi Thyagaraj Spor Kompleksi’ne dönmeliyiz. Daha ana maça çok zaman olduğundan etraf sakin. Salondan sesler geliyor, ilk maçlar başlamış. Önce şöyle bir etrafı inceliyoruz; koridorlar bana Abdi İpekçi’yi anımsatıyor. Thyagaraj da zaten o ayarda yapı; ama sigara kokmuyor ve meşaleler yanmıyor. Ne bana yabancı gelecek kadar modern ve büyük, ne de içinde durulmayacak kadar eski, pis ve yıkık dökük. Zaten ana maçın bir WBO şampiyonluk maçı olduğunu düşünürsek salonun şartlarının en azından ortalama seviyede olması beklenir bir şey. Bu yüzden susayana kadar Türkiye’de bir spor müsabakasında olmaktan farksızdı her şey. Ancak ne zaman ki susadım, ah bu Hindistan’ın dağınıklığı diye iç geçirdim: Spor kompleksinin içinde pizza, hamburger ve enerji içeceği standları kurulmuştu. Güzel. ama keşke o standlarda soğuk çay ve kolayla beraber su da satsanız! Su bulmak için yarım saat dolandık durduk, nihayet bir görevli elinde su dolu poşetlerle belirdi, bir standda su satmaya başladılar… o arada susuzluğunu gidermek için kolaları, çayları, gazozları alan aldı tabii!

Yerimiz ringe uzak değildi. ancak ring çevresine -15.000 rupi, yani yaklaşık 700 lira vererek- oturmuş hali yerinde abilerimizi kıskanmadım da değil. Bir futbol ya da basketbol maçında şahsen neresi zıplayıp hopluyorsa orayı tercih ederim, ama boks maçında boksörlere ne kadar yakın o kadar iyi… Yine de yerimiz bir maçı takip etmek için gayet idealdi – ve tabii bir değil, takip edecek yedi maç vardı! Bir yerimizi ikinci maç başlarken aldık. Ve beşinci maça kadar maalesef oldukça kötü boksörlere tahammül etmek zorunda kaldık. Kötü savunma, dengesiz hücum, dağınık ve plansız dövüş… Beşinci maça kadar izlediğimiz Hintli ve Taylandlı boksörlerden tek gördüğümüz bunlardı. Arada boks çalıştığım Kadıköy Boks Spor Kulübü’nde, o gece Thyagaraj Spor Kompleksi’nde izlediğim kimi maçlardan daha iyi boks sunan ve daha keyifli antrenman maçları izlediğim olduğunu söylesem abartmış olmam. Beşinci maça kadar işte böyle bir şeye maruz kaldık.

Beşinci maçtan itibaren salon iyiden iyiye dolmaya, seyirciden tezahüratlar yükselmeye başladı: “India! India!” seslerine turuncu-beyaz-yeşil bayraklar eşlik ediyor, salon tribünleriyle heyecanlı bir futbol sahasını andırıyordu. Boksörler anons edildi: Hindistan’dan Vikas Lohan, Hint asıllı İngiliz boksör Sanjeev Sahota’ya karşı. Lohan da Sahota da 24 yaşında ve henüz yeni profesyonel olmuş boksörler. Lohan, Sahota’yla dövüşmeden önce bir maç yapmış, puanla kazanmış. Sahota ise Lohan’dan önce karşılaştığı iki rakibini de, biri teknik-nakavtla diğeri puanla olmak üzere, yenmiş. Uzun uzun anlatıyorum, çünkü ben de İngiliz dostum Kris de -ana maç dahil- en çok bu maçtan keyif aldık! Sanjeev Sahota, Birleşik Krallık bayrağı altında dövüşse de ringe bir Hint müziğiyle çıktı ve Hint seyircisinden en az Vikas Lohan kadar alkış aldı.

20160716_202809

Bizim oturduğumuz tribünde bir grup gazeteci de oturuyordu, dövüşün başlamasına yakın onlardan birine kimi favori gördüğünü sorduğumda Sahota’nın favori olduğunu ama Lohan’ın da yetenekli bir boksör olduğunu söyledi. Gerçekten de daha ilk rauntta gördük ki keyifli bir dövüş bizi bekliyordu, çünkü iki boksör de oldukça cesur, becerikli ve belki de en önemlisi dirençliydi. Sahota daha dengeli dövüşüyor, Lohan’a kontra şansı tanımamaya çalışıyordu. Lohan ise daha hareketliydi ama zaman zaman savunma zaafiyeti gösteriyor ve etkili yumrukların hedefi oluyordu. Sahota’nın bulduğu isabetli ve etkili yumruklar seyirciden alkış aldıkça Lohan daha saldırganlaşıyor, ama bu saldırganlık onu dengesiz hücumlara ve isabetsiz yumruklara itiyordu. İsabetsiz yumruk, yorgunluk demektir; nitekim, ilk üç rauntta zaman zaman dövüşe hakim bile olan Lohan, üçüncü raunttan sonra düşmeye başlamıştı. Üçüncü raunttan dövüşün sonuna dek Sahota kesin bir üstünlük sağladı. Ancak Lohan inatçı bir boksördü ve gözle görülür şekilde yorulmuş olsa da dövüşten hiç kopmadı, cesaretini hiç yitirmedi, amiyane tabirle hiç ‘geri basmadı’. Dövüşün sonunda eli havaya kalkan Sahota olsa da, kapışmadan hiç kaçmayarak seyirciye keyifli bir dövüş izleten Lohan da yoğun bir alkış ve tezahüratla tebrik edildi. İki boksörün dostlukla birbirlerine sarılmalarından sonra Sanjeev Sahota ringe girişinde çalan Hint müziği eşliğinde toprağından kopmadığını gösterircesine dans ederek zaferini kutladı.

Lohan ile Sahota’nın maçını iki kadın boksör arasındaki özel bir maç ve ardından Hindistan IBC Süper Velter Siklet Şampiyonluk maçı izledi. Kadın boksörlerin maçı heyecanlıydı, ancak ana maça bir kala Siddhart Verma ile Dilbag Singh arasındaki ulusal kemer mücadelesi gecenin en sıkı performanslarından birine sahne oldu. Verma, 31 yaşında olmasına karşın henüz yeni, şubat ayında profesyonel olmuş bir boksör; Singh’den önce karşılaştığı iki rakibi de yenmiş. Singh’in yaşı ise 27 ve nisan ayında ilk profesyonel maçına çıkıp jüri kararıyla kazanmış. Maç başlarken salon hepten dolmuştu, böylece boksörler ringe çıkarken harika bir atmosfer oldu. Bu atmosferin de etkisiyle maç hızlı başladı; ilk iki rauntta kimin önde olduğunu anlamak mümkün değildi. ancak ikinci raunttan sonra Siddharth Verma, dövüşü istediği gibi yönetmeye başladı. Agresif dövüşüne sağlam bir savunma eşlik ediyordu. Dilbag Singh kontra yumruklar arasa da Siddharth Verma’nın savunmasını aşamıyor, net yumruklar bulamıyordu. Sekiz rauntluk maçın son iki raundunda Dilbag Singh yorulmaya başlamış, sengesiz hücum girişimleriyle hepten Verma’nın ekmeğine yağ sürmüştü. Son rauntta sövüşün galibi artık belliydi: Siddharth Verma.

Verma ile Singh arasındaki dövüş iyi bir mücadeleydi, seyirci de hiç susmadı; ancak onları susturmayan sadece ringdeki dövüş değil, bir de salonun kapısıydı! Kapısı, evet. Çünkü o kapı ne zaman açılsa içeri bir kriket oyuncusu giriyor ve seyirci ringi unutup kriket oyuncularına muazzam sevgi gösterilerinde bulunuyordu. Kriket, Hindistan’da en popüler spor. Ancak ringde bir boks maçı sürerken tüm tribünlerin ringi bırakıp spor salonunun sakpısına dönmesi yine de komik bir olaydı. Abartmıyorum, bir ara boksörlerin bile salona giren kriket oyuncularına baktıklarını gördüm! Ve yine abartmıyorum, salona Maradona girse böyle tezahürat almazdı. Hintliler kriketi gerçekten seviyor. Gerçekten.

Bu kriket oyuncusu ve tezahürat dalgası neyse ki ana maça az kala sona erdi. Artık herkes, yerlerini alan kriket oyuncuları dahil, Hindistan için bir milli mesele olduğu her şekilde belli olan Vijender Singh – Kerry Hope maçını beklemeye başlamıştı. Artık ne Bollywood oyuncuları, ne kriketçiler, ne de maçı izlemeye gelmiş politikacılar seyircinin umrundaydı… Herkes, Hint boksunun tarihi bir gecesine tanıklık edecek olmanın heyecanıyla sabırsızlanıyordu.

BOKS 5

Ringe ilk Hope çıktı. 34 yaşındaki Avustralyalı boksör, Singh’e kadar çıktığı 30 karşılaşmada 23 galibiyet alırken, işte ilginç bir detay geliyor, bu galibiyetlerin sadece iki tanesinde rakibini nakavt edebilmiş. ancak aldığı 7 mağlubiyetin 4 tanesi nakavt ile olmuş.

Hope’un ringe çıkmasından sonra ise sıra Singh’deydi. Herkes ayakta, bayraklar havadaydı. Singh göründüğünde hiç beklemediğim kadar güçlü bir gürültü, yoğun bir tezahürat duydum. Müziğe rağmen “Vijender! Vijender!” sesleri salonu sarıp sarmalamıştı. Singh de ringe gelir gelmez ilk iş tribünleri selamladı. Bu, onun kendi seyircisi önünde ilk profesyonel dövüşüydü. Bundan önce çıktığı 6 maçın altısında da rakibini nakavt eden bir boksör olarak favoriydi de üstelik. 30 yaşındaki Vijender Singh, Hindistan’a boks tarihindeki ilk Olimpiyat madalyasını da getiren isimdi; belki biraz da bundan, onun adını Hindistan seyircisi bu kadar coşkulu haykırıyordu. Tezahüratlar, milli marşlara kadar sürdü.

Ve nihayet gongun çalmasıyla beraber “Vijender! Vijender!” tezahüratları da tekrar başladı. Maçın başlarında iki boksör de birbirini tartıyordu, ancak Hope bir tık daha agresif gözüküyordu. Ters gard dövüşen Hope’un Vijender Singh karşısında bir dezavantajı vardı: Boyu. Singh, Hope’tan daha uzundu. ters gard boksörleri savunmak her zaman daha zordur, ancak Singh boy avantajını kullanarak iyi bir savunma kurmayı daha ilk raunttan itibaren başardı.

Vijender Singh’in önceki maçlarından ne kadar etkili aparkatlara sahip olduğunu biliyordum. Benim bildiğimi Kerry Hope’un bilmemesi mümkün değildi, nitekim maçın ilk iki üç raundunda Vijender Singh’in ne kadar iyi bir savunma kurmuş olsa da dövüşe hakim olamamasının en önemli sebeplerinden biri, sanırım, Hope’un dengesini bozacak etkili yumrukları bulamamasıydı. Ancak bir süre sonra Kerry Hope, Vijender Singh’in savunması karşısında bocalamaya başladı. Rakibinizi bozma fırsatınız varken bozmanız gerek; doğru oyunu doğru zamanda kuramazsanız, maçı rakibe sunarsınız. Vijender Singh, Hope’u buna zorladı ve başarılı da oldu. Salladığı isabetsiz yumruklarda bile Mike Tyson şiddetinde Muhammad Ali süratinde yumruk görmüş gibi ayağa fırlayan seyircisinin de desteğiyle Hope’u önce mental olarak, sonra da oyun olarak ezmeye başladı. Hemen her rauntta daha agresif taraf Kerry Hope olsa da ümitsiz hücumları Singh’in savunmasına tosladıktan sonra bir de kontra yumruklarla karşılaşıyordu! Vijender Singh, güçlü sağ aparkatlarıyla zaman zaman Hope’u düşürmeye bile yaklaştı.

On rauntluk maçı bitiren gong çalar çalmaz antrenörü Singh’i kucaklayarak havaya kaldırdı; herkes galibi biliyordu. Hakem Vijender Singh’in yumruğunu havaya kaldırdığında tüm salon bir parti yerine döndü; sevinçle çıldıran seyircilere konfetiler eşlik ediyordu. Vijender Singh mikrofonu eline aldığında salon bir iki dakika boyunca “Vijender! Vijender!” tezahüratıyla inledi. 16 Temmuz 2016 gecesi Thyagaraj Spor Kompleksi’ni dolduran bu insanlar için Vijender Singh’in zaferi, basit bir boks maçı zaferinden fazlası demekti. Singh de bunu biliyordu, “Bu,” dedi, “Benimle ilgili değil, halkım ve ülkemle ilgili. Bu zafer, Hindistan’ın zaferiydi.”

* * *

Hindistan boksu için tarihi bir gece olan bu gece, benim için de çok keyifli bir tecrübeydi. Hostelden yola çıkışımızdan Singh’in zaferine kadar her an Hindistan curcunasının bir özetiydi. Bunca coşkulu seyirci ise, taksi şöförümüzden sonra tabii, gecenin benim için en büyük sürpriziydi. Kerry Hope için de sürpriz olmuş olmalı; Vijender Singh zaferini biraz da seyircisine borçlu. Çünkü Hope’un tecrübesi Hindistan seyircisinin coşkusuna boyun eğdi. Bu gece, Vijender Singh’e daha büyük başarıların kapısını açar mı bilmem; ama şundan eminim ki boks, Hindistan’da çok daha popüler bir spor haline gelebilir. Bu seyirci daha çok salonlar doldurur; dilerim, bir gün yine Delhi’ye gider ve Hindistan seyircisinin tezahüratlarına katılırım!